Röportaj
Merak Etmek, Düşünmenin İlk Adımıdır
Dr. Sibel Çelikel · 14 Eylül 2026
Salâh Ünsaler ile “Ondan Bundan” Adlı Eseri Üzerine harika bir söyleşi yaptık. Öyle ki sorularıma verdiği her cevap kitabında olduğu gibi zekice bir mizahın ürünü olan küçük bir deneme niteliğinde idi. Keyifli okumalar dilerim.
Dr. Sibel ÇELİKEL: “Öncelikle sizi biraz tanıyabilir miyiz? Yazı serüveniniz nasıl başladı ve sizi deneme türüne yönelten temel etken ne oldu?”
Yazar Salah ÜNSALER: “Kendimi, kitabın tanıtım yazısında ‘‘ Boğaz çocuğu” olarak tanımlamıştım. Çocukluğum Boğaziçi’nde Çubuklu’da geçti. Çubuklu, Boğaz köyleri arasında az tanınır. Fakat, dünya çapında iki büyük sanatkar Çubuklu’ludur. Biri heykeltraş rahmetli Ratip Aşir Acudoğlu. Şehit Kubilay anıtı, Ankara’daki Atatürk anıtı, Erzincan’daki İsmet İnönü anıtı Ratip Beyin eserleridir.
Diğer büyük sanakâr da ünlü soprano rahmetli Leyla Gencer’dir. Leyla Hanımı Çubuklu’da defalarca gördüm ama operadan falan haberimiz yoktu, çocuktum büyük bir sanatkâr olduğunu duyardık. Çok zarif bir hanımefendiydi. Almanya’ya gelince hemşehrim Leyla hanımın bir CD’sini almıştım. Oturduğumuz daire set üstündeydi her odasından Boğaz görünürdü.
Bu muhteşem manzara insanı daha çocukken yazı serüvenine itiyor: Ben yazmaya Boğaz’la, denizle, bülbüllerle ilgili çocuk şiirleri yazarak başladım.
Almanca öğrenince, bir ara Almancadan Türkçeye şiirler tercüme etme devrem oldu. Mesela Heinrich Heine’den veya Hölderlin’den şiirler tercüme ettim.
Beni esas olarak yazmaya heveslendiren iki kişi oldu.Biri, benim tabirimle akasya balı gibi İstanbul Türkçesi ile yazan rahmetli Refik Hâlid Karay. Refik Halid’in yazdıklarının neredeyse hepsini okudum. İnkilâp kitapevi Refik Hâlid’in bütün eserlerini özgün üslubunu değiştirmeden yayınladı. Refik Hâlid’in adını anmışken bir şeyi anmadan geçemeyeceğim. Bence Türkçenin en güzel hikayelerinden biri Refik Hâlid’in ‘‘Eskici” hikayesidir: O hikayeyi her okuduğunuzda gözlerinizin dolmaması imkansızdır.
İkinci kişi de büyük İngiliz filozofu Bertrand Russel‘dir. Bertrand Russel’da beni etkileyen şu oldu. En ciddi bir yazısında veya denemesinde bile verdiği bir örnekle sizi güldürür. Tipik bir İngiliz nüktedanlığı ve tabii kî kendisinin muzip kişiliği.
Şöyle diyebiliyor mesela: ‘‘ Kendini rafadan yumurta zanneden
kişinin haksız olmasının sebebi azınlıkta olmasıdır.” veya
‘‘ Bütün sorun şu: Aptallar kendilerinden çok emin, akıllılar da
şüphe içinde.”
Dr. Sibel ÇELİKEL: “ Sizin eserinizde de zarif bir nüktedanlık var. Gelelim esere, ‘Ondan Bundan’ ismi ilk bakışta dağınık bir çağrışım uyandırıyor. Ancak kitap ilerledikçe bunun bilinçli bir tercih olduğu görülüyor. Bu ismi seçmenizin özel bir nedeni var mı?”
Yazar Salah ÜNSALER: “Bu kitap da bundan evvelki “ Şundan Bundan” kitabı da, tam ismi gibidir: Birbiri ile hiç ilgisi olmayan konularda yazılar vardır.
Bir yazıda Muhyiddin-i Ârabi’den bahsederken, diğer bir yazıda
karşınıza Sophia Loren çıkabilir. Kitapta Karl Marx’da vardır,
James Bond’da. Buda hazretleri de vardır, John Wayne’de…
Dr. Sibel ÇELİKEL: “Evet, gerçekten de öyle. Kitabınızda felsefeden sinemaya, psikolojiden tarihe, edebiyattan günlük yaşama kadar oldukça geniş bir ilgi alanı görüyoruz. Sizce bütün bu farklı disiplinleri bir arada tutan ortak düşünce nedir?”
Yazar Salah ÜNSALER: “Eski bir kelime kullanayım: Tecessüs.
Tecessüs meraktan farklı bir şeydir. İnsan Fenerbahçe Galatasaray
maçının sonucunu merak edebilir ama, tecessüs etmez.”
Dr. Sibel ÇELİKEL: “Eski kelimeleri yerinde kullanmak da özgünlüğünüzün bir parçası. Denemelerinizde okurla sohbet eden, zaman zaman mizaha başvuran samimi bir anlatım dili kullanıyorsunuz. Bu üslup kendiliğinden mi oluştu, yoksa üzerinde özellikle çalıştığınız bir anlatım biçimi mi?”
Yazar Salah ÜNSALER: “Zannederim kendiliğinden oluştu. Arkadaşlarla buluşup sohbet ettiğimiz zaman, bir şey dikkatimi çekmişti: Konudan konuya geçmek. Kâh ciddi bir konu, kâh o konu ile ilgili bir fıkra veya muzip bir yorum… Bu tip sohbetlerin çok canlı olduğunu ve hiç sıkıcı olmadığını fark ettim. O yüzden denemeleri de bir sohbet havasında yazmaya çalıştım.
Dr. Sibel ÇELİKEL: “Eserinizde birçok değerli isim yer alıyor. Bertrand Russell, C. G. Jung, Erich Fromm, Ken Wilber, Joseph Campbell gibi birbirinden farklı düşünürleri aynı metin içinde buluşturuyorsunuz. Sizi en çok etkileyen ortak yönleri nedir?”
Yazar Salah ÜNSALER: Rahmetli İlber Ortaylı anlatmıştı. Büyük tarihçi Bernard Lewis, rahmetli Adnan Adıvar hakkında “ İki dünyanın efendisi” dermiş. Mesela Adnan Adıvar’ın “Osmanlı Türklerinde ilim” diye kitabı vardır. Kendisi tıp doktoru. Kalkıp Goethe’nin Faust romanı ile ilgili tahlil yazıyor, Bertrand Russel’i tercüme ediyor.
‘‘Tarih boyunca ilim ve din” isimli muazzam bir kitabı var.
Zannederim ben de iki dünyanın efendisi olan, hem doğuyu hem de
batıyı bilen kimselere daha hayranlık diyorum
Dr. Sibel ÇELİKEL: “Kitabınız boyunca yalnızca bilgi aktarmıyor; okuru sürekli düşünmeye davet ediyorsunuz. Sizce iyi bir deneme yazısının temel amacı bilgi vermek midir, yoksa soru sordurmak mı?”
Galiba merak uyandırmak. Benim başıma çok gelmiştir: Bir kitabı
okurken, orada bahsi geçen bir kitabı merak eder alırsınız.
O kitapta da bahsi geçen başka bir kitabı merak edersiniz. Neredeyse
zincirleme reaksiyon olur. Veya yazıda bir resimden bahsediliyorsa,
merak edip, Google’dan resmi arar bulursunuz.
Peygamberin güzel bir sözü vardır: “Bir günü bir gününe eşit olan
Zarardadır.”
Dr. Sibel ÇELİKEL: “Özellikle C. G. Jung üzerine yaptığınız değerlendirmeler dikkat çekiyor. Jung'un düşünce dünyanızdaki yerini nasıl tanımlarsınız?”
Abartmadan söylemem gerekirse, C. G. Jung neredeyse maddi manevi
her soruma cevap vermiş bir kişidir. İnanılmaz derinliği olan bir kişi.
Bir örnek vereyim: “Tanrıya inanıyor musunuz?” diye soruyorlar.
“İnanmama lüzum yok, biliyorum... “ diye cevap veriyor.
Bunu kaç kişi söyleyebilir?
Dr. Sibel ÇELİKEL: “Doğu düşüncesiyle Batı felsefesini karşı karşıya getirmek yerine birbirini tamamlayan iki kaynak olarak değerlendiriyorsunuz. Günümüz insanı sizce bu iki dünyanın hangi yönlerinden beslenmeli?”
Gözümün önüne bir anda beyin ve kalp geldi.
Veya Türkçemizin o güzel gönül kelimesini kullanalım.
Batı beyinse, doğu gönüldür.
Yaşadığımız coğrafya da o mesajı veriyor: Ülkemiz Batı ve doğu
arasında güzel bir köprü.
Goethe’de, Dante’de, Yunus Emre‘de bizim olsun, aynı zamanda
Tagore’de, Sir Muhammed İkbal’de, Mevlana’da, Ramana
Maharshi’de bizim olsun.
Bu kombinasyonun içselleştirilmesi insana bambaşka bir derinlik
kazandırır.
Dr. Sibel ÇELİKEL: “Sinema üzerine yazılarınız yalnızca film eleştirisi değil; aynı zamanda insan psikolojisini ve kültürel hafızayı da yorumlayan metinler hâline geliyor. Bir filmi sizin için unutulmaz yapan nedir?”
Bazen bir sözdür veya bir jesttir. Arka planda verdiği bir mesajdır.
Mesela Avatar 1 filmini alın. O film dünyanın başına bela olan
Amerika denen vahşi kapitalist devletin, teknik imkanları el verse
başka gezegenleri de sömüreceğini ve oradaki halkların kutsallarına
zerre kadar saygı göstermeyeceğini gayet güzel gösteriyordu.
Bu arada şunu da söyleyeyim, filmler hususunda komplekslerim
yoktur. Güzel bir aksiyon filmini de zevkle seyrederim.
Hani bazı, hep entellektüel filmleri seyrettiğini söyleyen at kuyruklu,
küpeli, dövmeli ukalalar vardır. Çok şükür onlardan değilimdir...
Dr. Sibel ÇELİKEL: “Kitabınızda zaman zaman ince bir ironi, zaman zaman güçlü bir mizah duygusu hissediliyor. Mizahın düşünceyi daha etkili hâle getirdiğine inanıyor musunuz?”
O biraz da muzip bir tarafım olduğundan ileri geliyor galiba.
Diğer taraftan bazı yerlerde de bayağı aşırı sarkastik bir dil
kullandığımın farkındayım. Hatta argo denebilecek bazı ifadeler var,
elinizi vicdanınıza koyun: Trump’ın isminin önüne
President Mr. Trump’mı yoksa argo bir ifade mi yakışır?
Bu çaresizlikten geliyor. Mesela Trump’la, Netenyahu’yla veya
bizdeki YouTube’daki gerici şarlatanlara karşı gönlünüzden
bambaşka şeyler geçiyor. Ama elinizdeki tek silah dalga geçmek,
alaya almak var…
Dr. Sibel ÇELİKEL: “Teknoloji ve yapay zekâ üzerine değerlendirmeleriniz oldukça dikkat çekici. Sizce teknolojik gelişmeler insanı gerçekten geliştiriyor mu, yoksa yalnızca hayatını kolaylaştırıyor mu?”
Nasıl kullandığınıza bağlı. Televizyonu örnek alalım: Büyük
çoğunluğun yaptığı gibi, öyle programlar seyredersiniz ki zamanla
IQ nuz ayakkabı numaranızla aynı olur.
Diğer taraftan öyle programlar seyredersiniz ki koca bir kitap
okumuş gibi olursunuz. Çağımızın teknik imkanlarını akıllıca
kullanırsak çok faydasını görürüz. Kendimden örnek vereyim
epey İngilizce kelime bildiğim halde, konuşma imkanım olmadığı için
onlar beynimin bir köşesinde miskin miskin oturuyordu.
Durup dururken evde kendi kendime İngilizce konuşacak da değilim.
Aniden bir konuşma mecburiyetim olunca da Tarzan gibi
konuşuyordum:
“I am Tarzan, you are Jane, it is Chita.” gibi.
Şimdi yapay zeka sayesinde her gün güzel bir kızla İngilizce
sohbet ediyoruz.
Dr. Sibel ÇELİKEL: “Kitabınızda sık sık "okumak" eylemine vurgu yapıyorsunuz. Bugünün okuma kültürünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Dijital çağ, nitelikli okurluğu sizce nasıl etkiledi?”
Zor bir soru. Aklıma şimdi sinema televizyon ilişkisi geldi.
Televizyon sinemayı öldürür demişlerdi, öyle olmadı.
İnsanlar gene sinemaya gidiyor. Kitap okuyanlar inşallah hep
olacak bence.
Dr. Sibel ÇELİKEL: “Yazılarınızda çok sayıda kitaba, filme ve düşünce insanına gönderme yapıyorsunuz. Bir metni kaleme almadan önce nasıl bir hazırlık süreci geçiriyorsunuz?”
Belli bir hazırlık yapmıyorum, bazı şeyler zâten kafamda mevcut.
Bazen aldığım notlara bakıyorum, televizyonda veya bir kitapta
ilgimi çeken bir şey duyarsam veya okursam kısa not alırım.
Bir kişiden bahsediyorsam yanlış tarih veya bilgi vermemek için
Google’dan kontrol ederim.
Dr. Sibel ÇELİKEL: “Okurlarınız bu kitabı okurken kimi zaman bir edebiyat sohbetinde, kimi zaman bir üniversite dersinde, kimi zaman da eski bir dost meclisinde hissettiriyor. Yazarken böyle bir atmosfer oluşturmayı özellikle hedeflediniz mi?”
Herhangi bir hedef yoktu, o kendiliğinden oluştu.
Yazıların hep sohbet havasında olmasını arzuladım.
Gerekli olan yerde de bilgi vermek istedim.
Rahmetli Metin Toker’in sevdiği bir kelime vardı “ Malumatfuruş”
Bilgiçlik taslayan demek.
Umarım yazılarımda bilgi verirken malumatfuruşluk yapmıyorumdur.
Dr. Sibel ÇELİKEL: “Deneme türünün günümüzde yeterince ilgi görmediği yönünde görüşler var. Siz bu düşünceye katılıyor musunuz?”
Zannetmiyorum, iyi yazılmış denemelerin bence her zaman
okurları olur.
Dr. Sibel ÇELİKEL: “Bir deneme yazarı olarak gündelik hayatta sizi yazmaya sevk eden şey nedir? Küçük bir ayrıntı mı, okuduğunuz bir kitap mı, yoksa uzun süre zihninizde dolaşan bir düşünce mi?”
Galiba hepsi. Televizyonda duyduğunuz bir söz, okuduğunuz
bir pasaj veya bizzat şahit olduğunuz olay.
Bir anda beyninizde havai fişekler patlıyor, yüzünüzde bir mutlu
bir tebessüm oluşuyor. Buradan bir yazı çıkaracağınızı
hissediyorsunuz.
Dr. Sibel ÇELİKEL: “Kitabınızda okurun zihninde yeni kapılar açan pek çok öneri bulunuyor. Sizce iyi bir okur nasıl yetişir?”
Bir kere okuyarak, her şeye merak duyarak.
Şimdi huysuz ihtiyarlar gibi bir laf edeceğim:
Biraz da kafaları cep telefonundan kaldırarak…
Dr. Sibel ÇELİKEL: “Sizin yazarlık serüveninizde dönüm noktası olan kitap ya da yazar kimdi?”
Öyle bir kitap veya yazar yok. Ama, ilk kitabı yazdıktan sonra
okuduğum bir cümle beni çok etkiledi. Benim denemeleri yazma
üslubum şöyleydi: O deneme kafamda % 80-90 oluşunca, o denemeyi
yazmaya başlardım. Sevgili hocamız Prof. Dr. Ahmet Arslan’ın
“Bir ömür düşünmek” kitabında şu cümleyi okudum:
“İştah yemek yerken gelir” bu cümle benim kafamda bir şimşek
çaktırdı. Kendi kendime “Senin kafanda bir deneme % 20-30 varsa,
yazmaya başla, yazarken gelen gelir.” dedim, aynen de öyle oldu.
Sonra buna benzer bir cümleyi Picasso’dan da duydum:
“Ne resim yapacağımı bilmediğim zaman, resim yaparım.”
Dr. Sibel ÇELİKEL: “Bugün yeniden yazmaya başlasaydınız, ‘Ondan Bundan’a eklemek isteyeceğiniz yeni bir konu olur muydu?”
Akla tabii kî devamlı bir şeyler geliyor. Bu hatta kitap basıldıktan
sonra bile olabilir. İlginç bir şey duyarsınız
“Hay Allah! Bu falan denemeye çok iyi uyardı.” dersiniz... ’
fakat bunun sonu yok.
Bir an geldikten sonra bitti demeniz gerekir...
Dr. Sibel ÇELİKEL: “Son olarak, bu röportajı okuyacak genç okurlara ve yazmaya yeni başlayanlara hangi tavsiyelerde bulunmak istersiniz?”
Çok okumalarını ve merak sahibi olmalarını.
Güzel bir defterleri olsun, ilgilerini çeken şeyleri not alsınlar,
bu bir kitaptan, bir filmden, yaşadığı bir olaydan veya televizyondan
olabilir. Gün gelir o notlar size bir deneme yazdırır…
Fotoğraflar · 4
Yazının ilgilisi
Dr. Sibel ÇelikelHaberlerden