YAŞLANMAK…
11 Ekim 2026 · 15 dk okuma
İnsan yaşlandığını ne zaman anlar? İlk olarak, çocuklardan herhalde: Kendi çocuklarınız veya eşin dostun çocukları, fark etmez. Bir zamanlar kucağınıza aldığınız, elinden tutup gezdirdiğiniz, kucağınızda uyuduğunda o minik başını yanağınıza dayayıp uyuyan küçük çocuk, gün gelir karşınızda oturup sizinle sohbet eden bir genç kız veya delikanlı olur.
Yaşlanma belirtileri diye esprili yazılmış listeler vardır.
Mesela şunu derler: Bir gün gelir diş doktorunuzun sizden genç
olduğunu fark edersiniz.
Bu hususta herkesin tecrübeleri değişiktir herhalde
Mesela otobüste veya trende kalkıp size yer verirler.
Burada iki safha vardır: İlk senelerde ‘‘Yok! Sağolun .” falan dersiniz.
Sonraki yıllarda teşekkür edip oturursunuz.
Buna benzer bir olay da sizin tanıdığınız birinin taşınmasına yardım
ederken olur. Burada da iki safha vardır: Birinci safhada taşınmaya
yardım eden gençler, ağır bir şey varsa ‘‘Abi, sen onu bize bırak.”
derler: Bu teklif ağırınıza gider, kendinizi ispat etmek için
daha ağır şeylerin altına girmeye kalkarsınız. İkinci devrede ise
kabullendiğiniz için daha rahatsınızdır.
‘‘ Kazık gibi delikanlılar var, çamaşır makinasını onlar taşısın, ben şu
küçük kartonu taşıyayım.” dersiniz.
Zamanla size gençlerin veya delikanlıların “Abi.” diye hitap etmesine
alışırsınız. Fakat günün birinde kel kafalı, ak saçlı, beyaz bıyıklı,
göbekli koca adamların da size “Abi.” diye hitap ettiğini fark edersiniz.
Günün birinde ilk defa size “Amca. diye hitap ederler.
Gene günün birinde sizin “amca” veya “teyze” diye hitap ettiğiniz
kimsenin kalmadığını görüsünüz.
“Abi, abla..” diye hitap ettiğininiz kişilerin de gittikçe azaldığını
yaşarsınız. Saçların dökülmesinden veya göbeklenmekten hiç
bahsetmiyorum.
Dünyanın gelmiş geçmiş en güzel kızlarından biri olan ve
“Blue Lagune” filminde görüp neredeyse âşık olduğunuz
Brook Shields’in altmış küsür yaşında bir hanımefendi olduğunu
okuduğunuzda anlarsınız.
Bilirsiniz, bilgisayarı açtığınızda ilk görüntü birtakım programlar
dosyalar falandır. Bir de, bir arka plan resmi vardır. Bu resim çok
kişide manzara veya aile resmi falandır.
Bendeki arka plan resmi Brook Shields’in bir gençlik resmidir.
Türkçemizde “Allah özene bezene yaratmış.” gibi güzel bir
ifade vardır. Bu söz Brook Shields’e tam uyuyor…
Her sabah, bilgisayarı açtığımda Brook’la göz göze gelirim.
Bir ara Brigitte Bardot’un çok güzel bir resmini görmüştüm,
arka plan resmini bir an değiştireyim mi diye düşündüm.
Brook’a ihanet etmedim, hâlâ her bilgisayarı açtığmda onun
gül yüzünü temaşa ederim.
Neyse, konuya geri dönelim: Çocukluğunuzda veya gençliğinizde
filmlerini seyrettiğiniz aktör veya aktristlerin çoğunun epey
yaşlandığını veya hayatta olmadığını görürsünüz.
Ben yaşlandığımı iki ayrı tarihte fark ettim. Bir 1989 yılında bir de
8 Mayıs 2025’te.
Aklınıza gelmiştir, ‘‘Arada otuz beş sene var, bu nasıl iştir? ‘‘
Anlatayım: 1989 yılında Malta’da İngilizce kursu yapıyorum.
Kurs bittikten sonra veya akşamları, orada tanıştığım arkadaşlarla
buluşuyoruz. Gene öyle bir akşam, grup halinde deniz kenarında bir
kahvede oturuyoruz. Yanımdaki kız, 18-19 yaşlarında bir ergen.
Ergen deyince aklınıza, öyle çıtı pıtı dal gibi bir kız gelmesin.
Kız, boylu poslu, sıkı kalçalı, iri göğüslü; Mısırlı göbek dansözü gibi
bir kızdı.
Neyse, kız bir ara ‘‘ Babamı aramam lâzım, yarın doğum günü.” dedi.
Ben de babasının kaç yaşında olduğunu sordum.
“Otuz sekiz.” demez mi? Ben de o zaman otuz sekiz yaşındayım!
O anda kafama dank etti, ben böyle koca bir kızın babası olabilirim.
Kendime de kızdım “Oğlum sana ne, kızın babasının yaşından, ne
diye soruyorsun? ‘‘
Bu bana yaşla ilgili ilk ders oldu…
Bundan otuz altı yıl sonra 8 Mayıs 2025’te Amerikalı Kardinal
Robert Francis Prevost, Papa XIV Leo olarak Papa seçildi.
Hayat hikayesini okuduğumda hayretle şunu fark ettim:
İlk defa bir Papa benden daha genç; bu güne kadar Papa’lar benim
için yaşlı başlı adamlardı.
Bunu arkadaşlara anlattığımda, epey güldüler “Böyle bir
karşılaştırma da ancak senin aklına gelir.” dediler.
Bu da bana yaşla ilgili ikinci ders oldu…
Yaşlanma hususunda herkesin örnek alacağı bazı kişiler vardır.
Benim örnek aldığım kişi Fauja Singh’dir.
Fauja Singh Hint asıllı bir Britanyalı maraton koşucusu,
Maraton koşucusundan çok bembeyaz sakalı, sempatik çehresi ve
başındaki sarıkla bir Guru’ya benziyor.
Dünyadaki ünlü maratonların hepsinde koşmuş.
Bu maratonlara katıldığında yaşını kaç tahmin edersiniz?
95-100 arasında. Lâkabı “Sarıklı kasırga”
Güzel bir sözü var:
‘‘ İlk 20 mil zor değil. Son 6 mili de Tanrı’yla konuşarak koşuyorum.”
Şöyle bir düşününce, üç çeşit yaşlanma şekli var gibime geliyor:
1- Yaşlandığını bir türlü kabul etmeyip genç görünmek için
her türlü maskaralığa başvuranlar.
Siz hayatınızda saçları güzel boyanmış, yaşlı erkek gördünüz mü?
O kına rengi ile siyah renk karışımı çirkin bir boya ile boyanmış, saçları yüz metreden fark edersiniz.
O adamların evlere şenlik boyanmış saçlarının altındaki
yüzleri bir de firavun II. Ramses mumyası gibi buruşuksa komedi tam olur.
Bu tipler gençlere özenip küpe falan takarlar,
dar pantolon giyerler, üstlerinde renkli gömlekler vardır,
dövme de yaptırırlar…
O kazık gibi adamlar cool görünmek için, o yaştan sonra kalan saçlarını at kuyruğu şeklinde bağlarlar.
Miki fare desenli çoraplar giyerler.
Utanmadan kızları yaşında kızlara sulanırlar.
Bazıları gene cool olmak için, o yaştan sonra motosiklet kullanmaya kalkarlar.
Cool olmadığı için tabii ki Vespa falan kullanmazlar, illa koca bir motosiklet olacak. Mazallah düşseler, o 200-250 kg’lık
motosikletin altından çıkamazlar.
Daha varlıklı olanlar, yaşlarına uygun, daha rahat inip binilen
bir araba yerine hava atmak için yerden üç karış yükseklikte
spor araba alırlar. Ikına sıkına arabaya binmek veya inmek
isterken günün birinde belleri tutulur, lumbago olurlar.
Bu sefer değil spor arabaya binmek, çoraplarını bile
giyemezler.
Burada bir açıklama yapmak isterim: Saç boyanmasına karşıymışım gibi bir intiba uyanmasını istemem.
Kırk kırkbeş yaşında saçları beyazlanan bir erkeğin veya kadının
saçlarını boyaması gayet normaldir.
Bu arada şunu da belirteyim, yaşlanma hususunda erkekleri
örnek alıyorum. Hanımların yaşlanması konumun dışında…
2- Bu gruptakiler, ilk bahsettiklerimin tam tersidir: Tabiri caizse,
bunlar her şeyden elini ayağını çekmiştir.
Ne derler hani? “Ununu elemiş, eleğini duvara asmış”
havasında, belli bir uyuşukluk ve pısırıklık içindedirler. Dudaklarını kıpırdatarak ve parmakları
ile takip ederek okudukları gazete yazarları vardır.
Gittikleri kahvelerde kendileri gibi yaşlılarla buluşup bu
okudukların anlatırlar.
Başlarında hanımlarının ördüğü takke, sırtlarında
gene hanımlarının ördüğü hırka vardır. İlla bıyık bırakırlar.
Umumiyetle göbeklidirler. Ellerinden tesbih eksik olmaz.
Çoğu, zamanla dindar olur, camiye falan gitmeye başlarlar. Bunların sonradan olan dindarlığında derûnî bir taraf yoktur.
‘‘ Ne olur, ne olmaz, gider ayak kendimizi garantiye alalım.”
ruh hâli vardır.
Bunların uzun evlilik yıllarından sonra eşleri ile konuşacak
şeyleri de kalmaz, ancak ‘‘ Yemek ne zaman? ‘‘ veya
‘‘ Siyah çorabım nerede?” gibi soruları olur;
‘‘ Ben dışarı çıkıyorum.” diye haber de verebilirler.
Akşamları birlikte televizyon seyrederken ‘‘ Hanım, yaprak
dolması çok güzeldi, eline sağlık.” demek gibi iltifat
etme huyları da yoktur.
Televizyonda lüzumsuz bir programı bön bön bakarak
seyrederken koltukta uyuklarlar.
Eşleri ‘‘ Bey, uyuyorsun, git yat.” deyince, itiraz eder
‘‘ Uyumuyorum… ‘‘ derler.
Hiçbir merakları yoktur. Kitap okumak gibi huyları da yoktur.
Bazılarının parklardaki banklara oturup, güvercinlere ekmek
kırıntısı atmak gibi hobileri(!) olabilir.
Havalar soğuyunca da parkta oturamadıkları için büyük
alışveriş merkezlerinde aval aval dolaşırlar.
Kendileri gibi yaşlıları bulup kahvelerde otururlar.
Bir fincan kahve ısmarlayıp kahvede iki saat otururlar.
Esasında, bakışlarında devamlı bir ‘‘ Akşam olsa da, yatsak...” ifadesi vardır.
3- Bu grupta olanlar genç görünmek için maskaralıklar yapmazlar.
Ellerinde tesbih, başlarında hanımlarının ördüğü takke ile her şeyden elini çekmiş uyuşuk yaşlılar gibi değillerdir.
Yaşlanmayı belli bir olgunlukla ve vakarla karşılarlar.
Ne genç görünmek için palyayaço gibi giyinirler, ne de
takkeli, hırkalı ihtiyarlar gibi dolaşırlar.
Yaşlarına yakışan kıyafetleri içinde haza beyefendilerdir.
Yaşlarının müsade ettiği sporları disiplinli bir şekilde yaparlar,
her şeyden önemlisi meraklarını hiç kaybetmezler.
Gelin, o güzel kelimeyi kullanalım; tecessüs sahibidirler.
İleri bir yaşta oldukları için her şeyi bildiklerini sanmazlar,
etraflarında gençler olduğu zaman kimsenin ilgisini çekmeyen ve kimsenin dinlemediği nutuklar çekmezler. O güzel atasözünü içselleştirmişlerdir.
‘‘ Tanrı insana iki kulak, bir ağız vererek şunu demek istiyor.
iki kere dinle, bir kere konuş…”
Kompleksleri yoktur: Bilgisayar veya cep telefonunda
bilmedikleri bir fonksiyonu, on iki on üç yaşlarındaki
torunlarına sorarlar.
Kendileri ile barışıktırlar, yaşlanmaya belli bir nükte ile
yaklaşırlar.
Bunları yazarken aklıma bir film geldi: Filmin orjinal ismi
“Tough guys” Başrollerde Burt Lancaster ve Kirk Douglas var.
Filmdeki isimleri Archie ve Harry.
İkisi de bir tren soygunu yüzünden, otuz senelik hapisten sonra
serbest kalıyorlar. İkisi de yetmiş yaşlarında.
Filmde Burt Lancaster benim yukarda yazdığım üçüncü tipe
uyuyor. Ağırbaşlı bir adam. Fakat yaşına rağmen babayiğit bir
adam: Bir ara ikisi de bankadayken bir banka soyguncusu bankaya girip milleti tehdit ediyor, bizimkilerle de
dalga mı geçiyor, hakaret mi ediyordu hatırlamıyorum.
Burt Lancester bir yumrukta serseriyi yere seriyor.
Kirk Douglas ise genç bir kadınla tanışınca onunla aşık atabilmek için benim yukarda yazdığım ilk yaşlı tipine benzer davranışlarda bulunuyor: Dar pantolonler, renkli gömlekler, diskolarda dans falan filan.
Hoş bir sahne vardır: Kirk Douglas kızla seviştikten sonra
bitkin bir şekilde banyoya gidiyor, aynada o yorgun argın
yüzüne bakıyor.
Kız yataktan sesleniyor “Archie yatağa gelsene…”
Orada Kirk Douglas’ın aynadaki bezgin yüzüne bakıp bir
“Gene mi?” deyişi vardır, bayılırsınız…
Bazı yaşlanmış erkeklerin yaptığı büyük bir hata daha vardır.
Kendilerine genç bir kızın veya kadının gülümsemesini, ilgi
göstermesini veya samimiyetini yanlış yorumlamak.
Şunu unutmayın, genç bir kadın veya kız size ilgi gösteriyorsa
o ilgiyi sizin arzu ettiğiniz veya ümit ettiğiniz alanda zannedip hüsnü kuruntuya kapılmayın. Siz o genç kız için ancak
sempatik, hoşsohbet, esprili bir “amca”sınız.
O ilginin sizin çoktan emekli olmuş veya hiçbir zaman sahip
olmadığınız cinsi cazibenizden kaynaklandığını da zannetmeyin.
Tam bu konuda başıma gelen hoş bir olayı anlatayım:
Metroda oturuyorum, yanımda ve karşımda kimse yok.
Bana paralel koltukta da genç bir kız yalnız oturuyor.
Bir ara torbadan kitabımı çıkardım, kız da bir kitap çıkardı.
Karşılıklı gülümsedik. Zirâ metroda kitap okuyan kimseler
artık hiç kalmadı.
Neyse, aramızda bir konuşma geçmedi. Kız inerken elime
bir kağıt parçası tutuşturdu. Sonra metrodan indik, herkes
yoluna gitti. Ben tabiî kî meraklandım, heyecanlandım; kendi kendime ‘‘ Vay be! Bu yaştan sonra genç bir kızdan telefon numarası mı aldım?” diye.
Sonra merakla açtım baktım: Kağıtta ne yazıyordu diye,
Ne yazıyordu biliyor musunuz? İncil’den bir Âyet…
Çok güldüm. Kendi kendime ‘‘ Oğlum, ne zannettin, kız babası
yaşında adama telefon numarasını mı verecekti? Brad Pitt
veya George Clooney’e de benzemiyorsun; sana ancak İncil’den
Âyet verirler.” dedim…
Velhasıl, arkadaşlara anlatmak için hoş bir anı oldu…
Almanların Joachim Fuchsberger isimli çok sevilen yakışıklı bir aktörü vardı: 2014 yılında 87 yaşında vefat etti. Yaşlanmak üzerine yazdığı bir kitap vardır. Kitabın adı:
“Yaşlanmak korkaklara mahsus bir şey değildir.”
Seksen küsur yaşlarındayken söylediği bir söz, yaşlanma olayına
nasıl nükte ile baktığını güzel gösterir.
“Benim kullanma tarihim, çoktan geçti.”
Bu hususta ünlü bir Almanın daha yorumunu yazmam şart:
Daha doğrusu, Alman, Polonyalı, Yahudi karışımı bir Alman
münevveri: İsmi Marcel Reich-Ranicki.
Almanyadaki lâkabı “Literaturpapst”tı yani “Edebiyatın Papa’sı”. Televizyonda ayda bir, dört eleştirmenle birlikte yaptığı
“Literaturquartet” isimli, yeni kitapların tanıdıldığı çok
sevilen ve herkesin bildiği bir programı yönetiyordu.
O programın Alman edebiyat hayatına büyük etkisi vardı.
O programda övülen kitaplar ertesi gün bütün kitapçı vitrinlerinde yerini alıyordu. 2013 yılında 93 yaşında vefat etti.
Yaşlanmakla ilgili hoş bir yorumu vardır:
‘‘ İnsan yaşlandıkça daha bilge falan olurmuş, boşverin öyle
şeyleri, yaşlanmak boktan bir şey.”
Kendisi ile ilgili oğlunun anlattığı hoş bir anı vardır.
Oğlu İngiltere’de matematik profesörüydü. Bir gün annesini,
babasını ziyaret etmek için Londra’dan Köln’e geliyor. Havalanında taksiye biniyor.
Taksi şoförü Türkmüş. Evin önüne geldiklerinde, oğlu
babası Marcel Reich-Ranicki’nin pencerede kendisini beklediğini görüyor. Nedense, aklına bir şey geliyor, Türk şoföre
penceredeki babasını gösterip tanıyıp tanımadığını soruyor.
Bizim Türk şoför pencerden bakan Marcel Reich-Ranicki’ye
bakıyor ve tek kelime ile cevap veriyor
‘‘ Buch…” Yani ‘‘ Kitap ‘‘
Harika bir cevap, fazlasına lüzum yok…
Hazır, Marcel Reich-Ranicki’den yani Almanların kendisine
uygun gördüğü lakapla “Edebiyatın Papası”ndan bahsederken
onun dünya edebiyaından tavsiye ettiği on romanı yazmak
farz:
1- Don Kişot - Cervantes
2- Genç Werther’in Acıları- Goethe
3- Kırmızı ve Siyah- Stendhal
4- Sönmüş Hayaller- Balzac
5- Anna Karanina- Tolstoy
6- Karamazof Kardeşler- Dostoyevski
7- Madam Bovary - Flaubert
8- Kayıp Zamanın Peşinde- Marcel Proust
9- Budeenbrooklar - Thomas Mann
10- Dava- Kafka
Gelelim tekrar yaşlanma konusuna: Georg Bernard Shaw’ın
her konuda olduğu gibi bu konuda da esprili bir yorumu var.
Üstad şöyle diyor:
‘‘ Yaşlanmanın iki büyük avantajı var: Dişleriniz artık ağrımıyor ve etrafınzda söylenen tüm o aptalca şeyleri artık duymuyorsunuz.”
Şimdi önemli bir konuya değinmek istiyorum: Yaşlı insanların
oğulları ve kızları ile ilişkileri.
Müşahade edebildiğim kadarı ile şunu söyleyebilirim:
Her zaman söylediğim gibi; istisnalar kâideyi bozmaz.
Ve bu Türkiye’de bölgeden bölgeye de değişebilir.
Doğum tarihi ellili yıllarda veya altmışlı yıllarda olanların
veya doğum tarihi daha sonra olanların zâten bu konuda bir
problemleri yoktur, çocukları ile sevgi ve saygı çerçevesinde samimi ilişkileri vardır. Arkadaş gibidirler ama saygıdan kusur da edilmez.
Doğum yılları otuzlu veya kırklı olanlarda bu özellik yoktur.
“Ağır ol da molla desinler” atasözünü fazla ciddiye almışlardır.
Az konuşan, suratsız ve sevimsiz bir ihtiyar olurlarsa daha
saygı göreceklerini zannederler.
Onlara gösterilen saygıda zerre kadar sevgi yoktur.
O nemrut ihtiyarların nesinini seveceksiniz?
Korku da yoktur; o sarsak ihtiyarların nesinden korkacaksın ki?
O göstermelik saygıda ‘‘ Aman, saygı gösteriyor gibi yapalım,
yoksa ters bir laf eder, suratını asar. akşamımızı zehir eder.” endişesi vardır. Bu tipler ellerini öptürmeye pek meraklıdır.
Ellerini neredeyse burnunuza sokarlar, hadi öp diye.
Bunların çocuklara, anne ve babalarının yanında
‘‘ Anneni mi, babanı mı daha çok seviyorsun?” diye
ahmakça soru sorma adetleri vardır.
Veya ‘‘ Sınıf birincisi sen misin?” diye de sorular sorarlar.
Evet desen yalan söylemiş olursun, hayır desen
‘‘ Neden değilsin?” diye gıcıklık yaparlar.
En salakları ise kendileri bir halt biliyormuş gibi
çocuklara ‘‘ Gel seni matematikten imtihan edeyim.” derler.
Bu tiplerin bir de çocuklarından veya eşlerinden özür dilemek gibi bir adetleri yoktur. Esasında hatâsını görüp özür dilemenin bir büyüklük olduğunu bilmezler. Bunu bir zaaf olarak görürler.
Yukarıda bu bölgeden bölgeye değişebilir dedim.
Bazen tam tersi de olabilir; yani, Doğu Anadolu’da yaşayan
kendini yetiştirmiş biri, bu tip ilişkilerde batıda büyük şehirde
yaşayan birinden daha çağdaş olabilir.
Yıllar evvel duyduğumda dehşet içinde kalmıştım.
Bazı yörelerde gelin kayınpederiyle aynı masada yemek
yiyemezmiş.
Sorsan o lanet olası kelimeyi kullanacaklar: “Töre”
Bizim sağcılar, gericiler töre kelimesini pek severler.
Şunu unutmayın: İnsanlık töreden önce gelir…
Töre bence nedir biliyor musunuz?
Yüzlerce yıl evvel bir delinin kuyuya attığı taşı, aklını
kullanmayı bilmeyen kırk kişinin hâlâ çıkaramaması.
Çok şükür bu tiplerin yavaş yavaş nesli tükeniyor.
Tek tük orada burada olabilirler ama günün birinde sadece
paleantoloji müzelerinde sergilenen iskeletler olacaklar.
Hemen iki örnek vereyim: Bir arkadaş evlendikten sonra ilk
defa, bir tesadüf eseri olarak babasıyla tavla oynuyor.
Herhalde, oğlu ile oluşan o samimi atmosferden hoşlanan baba
bir itirafta bulunuyor: ‘‘ Biz bazı şeyleri, yanlış yaptık galiba...”
Günaydın!
İkinci örnek de bir arkadaştan: Türkiye’de tatildeyken, amcasının
evindeymiş. Dört beş yaşındaki oğlunu omzuna almış oynuyormuş, baba ve oğlun bu neşeli oyununu seyreden
ihtiyar amca şöyle diyor:
‘‘Oynat oynat tepende, günün birinde başına şey eder.”
İhtiyar amca çok zarif(!) bir centilmen(!) olduğu için, ‘‘ Şey eder.” yerine ne dediğini tahmin edersiniz.
Bu arkadaşın oğulları şimdi yirmili yaşlarda delikanlılar.
Şu anda bu delikanlıların babaları ile ilişkileri sevgi ve saygı çerçevesinde son derece samimi ve arkadaş gibi mükemmel
bir ilişkidir.
O nemrut amca da herhalde dünyaya ot olarak gelip saman olarak giden veya bırakıldığı yerde hâlâ otlayan ihtiyarlar sürüsünde yaşamını sürdürüyordur.
‘‘ Ağır ol, molla desinler” meselesine geri dönersek,
doğumları otuzlu kırklı yıllarda olanlar ciddi, ağırbaşlı olmayı
suratsız olmakla karıştırırlar.
Onlarla çekilen toplu resimlere bakın, yüzlerinde hep karınları
ağrıyormuş gibi bir ifade vardır.
Rahmetli Ord. Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan’ı tanır mısınız?
Kendisi hukukçu, tarihçi, yazar, Türkolog, psikolog, senarist, gelecekçi (futurist) bir hocaydı.
Gençliğinde ırkçı ve Turan’cıymış. Sorbonne ve Colombia
üniversitelerinde hocalık yapmış.
Ben şahsen öyle ırkçı ve Turancı görüşlerden hiç hazzetmem.
Ona rağmen, rahmetli Reha Oğuz beyi, Fatih Altaylı’nın bir programında ilgiyle izledim; son derece hoş sohbet, nüktedan, ucsuz bucaksız bilgisi olan bir yaşlı bir beyefendiydi.
Muhakkakki eski görüşlerine de mesafeliydi.
Konumuzla ilgili bir yorumunu hiç unutmam: Şöyle demişti
üstad: ‘‘ Değişik batı ülkelerinden yirmi otuz pasaport toplayın,
bir o kadar da Türkiyeden toplayın ve resimlere bakın.
Yabancıların resimlerde umumiyetle güler yüzlü, bizimkilerin
de ciddi, suratsız olduğunu görürsünüz… ‘‘
Eh o kadar da olsun: Molla demeleri için ağır olacağız ya…
Bir önemli konuya daha değinmek isterim: Yaşlanan kişi
bedensel sınırlarını nasıl tesbit edecek. Bu konunun analizini
yapmadan bizzat başımdan geçen bir olayı anlatmam lâzım:
Bir mağazaya girecektim, mağazanın önüne kapı ile sokak arasına geçici duvar koymuşlar. Duvarın yüksekliği 75-80cm
kadar. Duvarın uzunluğu da 15-20m kadar. Yani mağazaya
girebilmek için duvarın etrafından dolaşacaksınız.
Benim ilk aklıma gelen, duvara elimi dayayıp üstünden
atlamak oldu. Sonra bir durdum; ya istediğim gibi yapamazsam,
düşüp ayağımı falan burkarsam ne olacak?
Bir buçuk iki senedir ormanda hiç aksatmadan günde on bin veya on beş bin adım atan benim, bu güzel adetime halel gelecekti. Velhasıl, duvarın etrafından dolaştım.
Ama bu mesele beni düşündürdü: Burada sınır nerede?
Eskiden yapardım deyip rizikolu teşebbüslerde bulunup
kendini tehlikeye atmak ne kadar yanlışsa meşhur
tabirle ‘‘ Yaş yetmiş, iş bitmiş…” diyerek her türlü bedensel
aktivitelere uzak durmak bir o kadar yanlış.
O korkaklık, pısırıklık, uyuşukluk girdabına bir kere gireseniz
bir daha çıkamazsınız.
En iyisi böyle durumlarda aklı kullanarak gerçekçi bir karar
vermek…
Genlerimizin nasıl yaşlanacağımızla olan ilgisi artık inkâr edilmez. Her şeyde olduğu gibi burada istisnalar kâideyi bozmaz.
Anne ve babası hiçbir ciddi hastalık geçirmeden doksan küsur
yaşlarında ölen biri, kırk kırk beş yaşlarında kalp krizinden vefat
edebilir.
Burada önemli iki kavram var: Genler ve yaşam tarzı.
Bu konu ile ilgili çok güzel bir benzetme okumuştum,
burada onu sizinle paylaşmak isterim:
İki tane zar düşünün; biri genlerimizle ilgili olsun, diğeri de
yaşam tarzımızla.
Birbirinin zıttı iki uçtan başlayalım:
Genleriniz mükemmel, yani 6, yaşam tarzınız da mükemmel
o da 6. Sigara, alkol kullanmıyorsunuz, spor yapıyorsunuz,
fazla kilonuz yok, neşeli bir insansınız.
Toplayın: 12 etti.
Tam tersi: Genleriniz iyi değil, yani 1, yaşam tarzınız da
yukarda yazdıklarımın tam tersi, berbat yani 1.
Toplayın: 2 etti.
Değişik kombinasyonlarda olabilir:
Genlerimiz çok iyi, yani 6, yaşam tarzınız berbat, yani 1
Toplayın: 7 etti.
Tersi, genleriniz iyi değil, yani 1. Yaşam tarzınız mükemmel,
yani 6. Toplayın: 7 etti.
Bu dolambaçlı hikaye bize neyi anlatıyor. Genleri menleri
boşverin. Yaşam tarzınızı ideal bir seviyeye çıkartın,
sağlıklı yaşayın, neşenizi hiç kaybetmeyin…
Ne diyor, güzel atasözümüz: ‘‘ Ne ekersen, onu biçersin…”
Neyse, hayat, ölüm, yaşlanmak ve yaşlılık konularını.
İki esprili, bir de derin manalı sözle bitirelim:
Birincisi Woody Allen’den
‘‘ Ölümden korkmuyorum. Sadece o an orada olmak
istemiyorum… “
İkincisi de Woody Allen’den, tam ona has muzip bir söz:
“Ölümden sonra bir hayata inanmıyorum ama her ihtimale karşı yanıma değiştirmek için yedek iç çamaşırı alacağım.”
Yaşlanmak ve ölümle ilgili bu iki esprili alıntıdan sonra, gerçek bir olayı daha anlatmak isterim: Hem komik hem de trajik…
Olay Fransa‘da geçiyor. Diyelim ki sizin büyük bir daireniz veya
eviniz var, fakat aylık bir geliriniz yok. Epey de ileri bir yaştasınız.
Bir avukatla anlaşma yapıyorsunuz: O size hayatınız boyunca
her ay belli bir maaş ödemeyi taahhüt ediyor.
Siz vefat edince daireniz veya eviniz size her ay maaş ödemiş
olan kişiye kalıyor. 1965 yılında 90 yaşındaki Jeanne Calment
47 yaşındaki avukat Andre Francois Raffray’la böyle bir
anlaşma yapıyor.
1995 yılında avukat 77 yaşında vefat ediyor.
Madame Jeanne Calment ise 1997 yılında 122 yaşında Fransa‘nın yaşlı insanı olarak vefat ediyor.
Arles’de 14-15 yaşındayken akrabalarına ait resim malzemeleri satan bir dükkanda çalışmış.
Vincent van Gogh’u görmüş; pasaklı ve aksi bir adamdı diye hatırlıyor…
Son sözü büyük İngiliz filozofu Bertrand Russel’e bırakalım:
“Her insanın varoluşu bir nehir gibi olmalıdır: Başlangıçta küçük, kıyıları arasında dar bir alanda tutulan ve kayaların arasından ve şelalelerin üzerinden tutkuyla akan bir nehir.
Yavaş yavaş nehir genişler, kıyılar uzaklaşır, sular daha sakin akar ve sonunda, gözle görülür bir kesinti olmaksızın denize karışır ve acısız bir şekilde bireysel varlıklarını yitirirler.”
- Deneme
- yaşlanmak
- hayat
Yazar
Salah Ünsaler
Kendini “Boğaz çocuğu” olarak tanımlayan mimar, şair ve ressam.
Salah Ünsaler yazdı
Blogdan