RÜYADAN HİKAYEYE
28 Eylül 2026 · 3 dk okuma
Bazı rüyalar uyandığımız anda kaybolur. Gözümüzü açar, tavana ya da odanın herhangi bir noktasına bakarız. Az önce bir şeyler gördüğümüzü biliriz ama ne olduğunu bir türlü hatırlayamayız. Bazılarıysa kolay kolay peşimizi bırakmaz.
RÜYADAN HİKAYEYE
Bazı rüyalar uyandığımız anda kaybolur. Gözümüzü açar, tavana ya da odanın herhangi bir noktasına bakarız. Az önce bir şeyler gördüğümüzü biliriz ama ne olduğunu bir türlü hatırlayamayız.
Bazılarıysa kolay kolay peşimizi bırakmaz. Günün ortasında, hiç beklemediğimiz bir anda yeniden belirir: kilitli bir kapı, yüzü görünmeyen biri, doğaüstü bir yaratık, sislerin ardında kalan yabancı bir yer ya da durmuş bir saat…
Belki de rüyaların yazıyla kurduğu bağ burada başlar.
Rüyayı hatırlasak bile onu anlatmak kolay değildir. Çünkü rüyaların kendine özgü bir düzeni vardır. Bir sokakta yürürken ansızın çocukluğumuzun evine girebilir, yıllardır görmediğimiz biriyle sanki dün ayrılmışız gibi konuşabiliriz. Karşımızdaki kişinin yüzü değişse bile onun kim olduğunu biliriz. Bütün bunlar olurken hiçbirini yadırgamayız.
Gördüklerimizi olduğu gibi metne taşıdığımızda ise o tuhaf büyü kolayca kaybolabilir. Bu yüzden karmaşanın içinde bizi bir yere götürecek bir iz ararız: tanıdık bir ses, tekrar eden bir görüntü ya da unutamadığımız küçük bir ayrıntı… Rüyayı başından sonuna aktarmaya çalışmaktansa, içimizde bıraktığı duygunun peşinden gitmek daha doğru olabilir.
Diyelim ki rüyamızda karanlık bir ormanda kaybolduk. Yazacağımız hikayenin mutlaka o ormanda geçmesi gerekmez. O orman, hayatının yönünü kaybetmiş bir karakterin iç dünyasına dönüşebilir. Karanlığın içinde aradığı yol ise yıllardır varlığını sezdiği halde yüzleşmeye cesaret edemediği bir aile sırrına çıkabilir.
Ağaçlar ortadan kalkar; kaybolmuşluk hissi kalır.
Kimi zaman da rüyadan geriye tek bir görüntü kalır. Eski bir ev… Açılmayan bir kapı… Kimsenin hatırlamadığı bir çocuk… Neden başka bir ayrıntıyı değil de onu hatırladığımızı düşünmeden edemeyiz. Belki de karşımızda, henüz yazılmamış bir hikayenin ilk sahnesi duruyordur.
İlk bakışta sıradan görünen bir kapıdır bu. Fakat karakter kendisini her gece onun önünde buluyorsa, artık başka bir anlam taşımaya başlar. Rüya, gecenin içinde kalmış tuhaf bir sahne olmaktan çıkar ve hikayeye sızar.
Kapının ardında ne vardır? Karakteri sürekli oraya çağıran nedir? İçeri girerse neyle karşılaşır? Ya da uzak durursa ne kaybeder?
Rüyada duyulan “Oraya gitme” sözü ilk anda ürpertici gelebilir. Fakat karakter ertesi gün eski bir fotoğrafta rüyasında gördüğü yeri fark ederse o söz başka bir ağırlık kazanır.
Artık bu, yalnızca kötü bir rüya değildir; geçmişten bugüne uzanan bir izdir.
Bazen bütün hikayenin üzerinde adını koyamadığımız bir huzursuzluk dolaşır. Her gece aynı saatte duyulan bir ses… Karakter nereye giderse gitsin karşısına çıkan tanıdık bir koku… Bütün saatlerin aynı dakikada durması…
Bir süre sonra neyin gerçek, neyin düş olduğunu ayırmak zorlaşır.
Okur her şeyi hemen anlamayabilir. Yine de karşısına çıkan işaretlerin oraya rastgele bırakılmadığını sezmek ister. Bazı ayrıntılar ilk anda önemsiz görünür. Sonra başka parçalar ortaya çıkar ve başlangıçta fark etmediğimiz şey birden anlam kazanır.
Sanırım gizemin en güzel yanı da budur. Gerçek gözümüzün önündedir; fakat neye baktığımızı henüz bilmeyiz.
Karakter, rüyasında yüzünü seçemediği kadını aile albümündeki solmuş bir fotoğrafta gördüğünde, geçmişine başka gözle bakmaya başlar. Rüyasında duyduğu bir melodi de yıllar önce üzeri kapatılmış bir olayı hatırlatabilir. Geride bıraktığını sandığı geçmiş, yeniden karşısındadır.
Bazı görüntülerin karanlıkta biraz daha kalmasını severim. Çok erken açıklandıklarında etkilerini kaybedebilirler. Yine de yazarken okurun eline küçük bir ipucu bırakma ihtiyacı duyarım. O ipucu, karanlıkta yürümeyi sürdürmesine yeter. Hele okur sona geldiğinde “Aslında her şey başından beri oradaymış” diyebiliyorsa…
Belki rüyaların yazıya sunduğu en değerli şey de budur: tamamlanmış bir hikaye değil, peşinden gitmek isteyeceğimiz bir iz. Bazen bu iz bizi bir kapının önüne kadar götürür. Ardında ne olduğunu söylemek ise rüyaya değil, yazara kalır.
Nafi Çekem
- rüya
- edebiyat
- hikaye
- kurgu
Yazar
Nafi Çekem
Balat’ın sokaklarında büyüyen, karanlığı ve bilinmeyeni yazan romancı ve ressam.
Nafi Çekem yazdı
Blogdan