Blog

Yazılmamış Şeyler Arşivi

Elif İpek Bilek

17 Eylül 2026 · 3 dk okuma

Bir yazarın yayımladığı kitapları saymak kolaydır. Peki ya yazmadıklarını? Bir defterin kenarında üç cümle olarak kalanları, gece yarısı akla gelip sabah unutulanları, ilk sayfası yazıldığı halde bir daha devamı hiç gelmeyenleri kim sayar?

Belki de bir yazarın asıl kalabalığı kitaplığından çok zihnindedir. Adı yeni konmuş karakterler ve daha adı bile konmamış karakterler, nereye çıkacağı bilinmeyen yollar, halısının desenine kadar düşünülmüş mekânlar, bir gün mutlaka bir kitapta kullanılacağı düşünülüp saklanan cümleler… Bazıları yıllarca o arşivde beklerken bazıları da hikâye olduğunu bize fark ettirmeden hatta belki kendileri bile fark etmeden hayatımızın içinden geçip giderler.

Bir hikâye ne zaman başlar?

Bir hikâyenin ilk cümlesinin onun başlangıcı olduğunu düşünmek ve buna inanmak çok kolaydır. Peki ya o ilk cümle hikâyenin başlangıcı değil de bizim onu fark ettiğimiz ansa? Bir hikâye yıllar önce duyduğumuz sıradan bir cümlede, gördüğümüz basit bir nesnede çoktan başlamış olabilir. Bir yolculukta denk geldiğimiz bir yabancıda, çocukluk korkularımızda, bir dost sohbetinde söylenilmiş iki kelimede… O anda bunlara hikâye demeyiz, yaşar ve geçeriz.

Sonra bir gün zihnimizde bir kapı çalar. Bir karakter gelir, el sıkışır bizimle. Sonra bizi bir yere davet eder. Halısının desenini bile ezbere bildiğimizi hissettiğimiz o yer… O yerde oturur karakterin başından geçenleri dinleriz, dilerken kalemden kâğıda akar. Bir cümle diğerini çağırır. Biz de hikâyenin yeni başladığını sanırız. Oysa belki de o hikâye çoktan başlamıştı ama yazar ona ancak yetişebilmişti zihin karmaşasındaki yolları aşa aşa.

Peki ya yazılmayan hikâyeler nereye gider?

Karakterler hep kapımızı çalmaz. Diyelim ki çaldı… Kapıyı her çalan bizi o mekâna davet edip başından geçeni anlatmaz. Yani her fikir kitaba dönüşmez. Bazıları birkaç sayfa sonra susar, bazıları yıllarca bir dosya içinde bekler, bazıları ise yazmaya hiç başlanmaz. O karakterle hiç tanışamayız. O yere hiç gidemeyiz. Ama gerçekten kaybolurlar mı acaba? Belki yarım bıraktığımız bir karakter yıllar sonra başka bir hikâyede başka bir isimle yeniden karşımıza çıkar. Belki o karakterin tüm hırçınlığı bizim onun bir hayat ihtimalini yarım bırakmamızdan dolayıdır. Belki o da yeni bir kimlikle yeni bir hikâyeye dalmıştır ve çalınan hayatının intikamını almak istiyordur. Bazen kalem bizde gibi görünür ama çoktan yaratılmış bir karakteri anlatıyoruzdur aslında. O zaten zihnimizde kendini çoktan oluşturmuştur da biz sadece tasvirini yapıyoruzdur. Vazgeçtiğimiz bir mekân yeni bir öykünün sokağı olur belki. O halının üstünde bir bebek emeklemez de yığılıp kalmış bir ceset yatar belki. Kullanmadığımız bir cümleden bir duygu kalır da biz fark etmeden onu bambaşka bir metne taşırız. Yani demek istediğim, belki de yazılmayan hikâyeler bir yere gitmiyordur, yazarın içinde biçim değiştiriyordur, bir karakter kimlik değiştiriyordur sadece…

Ya da hiçbir değişikliğe uğramadan bekledikleri bir yer vardır. Sonsuza dek orada dururlar. Her yazarın kimsenin görmediği bir arşivi vardır. Rafları olmayan, dosyalara sığmayan, yalnızca zihninde taşıdığı bir arşiv. Yazdığı kadar yazamadıklarından da oluşan…

Belki bu yüzdendir ki ilk yazılar bana hep tuhaf gelir. Ne yazacağım? Ne hakkında yazacağım? Bu fikir birden nasıl geldi aklıma? İnsan bir başlangıç yaptığını düşünürken aslında beraberinde daha önce biriktirdiği onlarca şeyi getirir. Bu satırlar da öyle. Bir blogun ilk yazısı olarak burada duruyor olabilirler. Fakat onları buraya getiren kelimelerin hangisinin ne zaman başladığını ben de bilmiyorum. Bildiğim tek şey bundan sonra anlatılacak çok hikâye olduğu.

O hâlde arşivden ilk dosyayı çıkaralım.

  • Yazarlık
  • Hikâye
  • Karakter

Yazar

Elif İpek Bilek

Roman, öykü ve çocuk kitapları yazan; iklim ve gıda üzerine çalışan yazar ve editör.

Bütün yazıları → Yazar sayfası

Elif İpek Bilek yazdı

Blogdan

Kitabımı Yayımlat Ara